Allah'ın rızasını kazanmak gayesiyle, başkalarına karşılıksız yardım etmek gibi bir prensipten doğan vakıflar, toplumun hayır ve iyiliğine olan her yerde sağlam birer sigorta teskilâtı gibi vazife görüyorlardı. Günümüz sigorta şirketlerinden daha üstün olduklarını söyleyebilecegimiz bu müesseseler, "sadaka-i câriye" denilen hayır çeşitlerinin başında gelmektedirler. Bu bakımdan, İslâm âleminin hemen her yerinde rastladığımız vakıfların yardım elini uzatmadığı bir saha görmek mümkün değildir. Dünyanın, her dönem ve bölgesinde görülebilen yoksulların elem ve ızdırabını gidermek, yollar, köprüler, çeşmeler, su bentleri, okul, cami, hamam, hastahane, tekke, zâviye vs. gibi daha nice hizmetleri yerine getiren bu müesseselerin pek çok çeşidi bulunmaktadır. Bu bakımdan, "toplumda birer sigorta vazifeleri görüyorlardı" derken bir gerçeğe işaret ediyorduk. Hatta bir mânâda sigortalardan daha ileri seviyede bir hizmet ifa ediyorlardı denebilir. Çünkü sigortalar belli bir süre aidat yatıranlara bu katkılarından dolayı hizmet verirler. Fakat vakıflar için böyle bir şey söz konusu değildir. Onlar, tamamen karşılıksız hizmet ediyorlardı. Aşağıda vereceğimiz birkaç örnek, bütün bu söylediklerimizde ne kadar haklı oldugumuzu gösterecektir.
Fakir, dul, öksüz ve borçlulara para yardımı yapmak; öğrencilere elbise ve yemek vermek; evlenecek genç kızlara çeyiz hazırlamak; her günün ihtiyaçlari yanısıra efendileri azarlamasın diye kâse ve bardak gibi kapkacak kıran hizmetçilere verilmek üzere para vakıflarının yapıldığını biliyoruz. Bu vakıfları kuran hayırsever insanlar, sadece bununla da yetinmiyorlardı. Onlar, divitinde mürekkeb kalmayanların divitlerine mürekkeb koymaları için "Mürekkeb Vakfı"nı da kuruyorlardı. Halka meyve ve sebze verilmesi, çalışamayacak derecede yaşlanan kayıkçı ve hamalların bakımı için vakıf tesis edilmesi, çocukların emzirilmesi gayesiyle kurulan vakıflar, şehirlerdeki cadde ve sokakların temiz tutulması için ecdad tarafından yapılan vakıfları bütün bu söylediklerimiz için şahit gösterebiliriz. Bilhassa temizlik bakımından günümüz insanının düşünemeyeceği ve fakat anlatıldığı zaman da hayrette kalacağı bir vakıftan söz etmek yerinde olacaktır. Buna göre sokaklara atılan tükrük ve balgamlar ile insanı tiksindiren diğer maddeler, üzerine kül döktürülmek suretiyle çirkin manzaralarını ve zararlarını gidermek için para tahsis edip adamlar tayin eden hayır sahipleri (vâkıf) de vardir. Osman Nuri Ergin bu konuda şu örneği verir: "Ser'î mahkeme sicillerinde şöyle vakıf ve vakfiyelere rastlamak mümkündür. Söz gelimi Serez'deki vakfiyeye göre her gün iki adam bir kaba kül koyarak sırtlarına alıp çarşı ve pazarı geziyor, nerede bir tükrük veya balgam görürlerse üzerlerine bir miktar kül serpip geçiyorlarmış. Külün antiseptik bir madde olduğu düşünülürse atalarımızın tatbik ettikleri usûl daha doğru ve daha iyi değil midir?" Keza, oyuncagı bulunmadığı için arkadaşları ile oynayamayan çocuklara oyuncak alınması ile ilgili vakıfları tesis edip meydana getiren hayırseverlerin yaptıkları, bu kadar da değildir. Selçuk Hatun gibi, bıraktığı vakıf bahçe ve tarlaya her yıl muhtelif cinsten 100 meyve agacının dikilmesini şart koşanlar da vardı. Abdullah oğlu Hacı İbrahim, Yeni Cami'de duran leylekler için yılda 100 kuruş yem parası vakf etmişti. Yorgancı Ismail Çelebi, Beykoz'daki tekkeye vakf ettiği mandırada çalışan esirlerin (köle ve cariye) münasipleri ile evlendirilmesini şart koşar ve "gence karı, karıya genç tezvic olunmaya ve evladları dahi uslûb-i mezkûr üzre tezvic oluna" diyerek yasları birbirine yakın olmayan gençlerle yaşlıların birbirleri ile evlendirilmemesini ister. Bunlardan, vakfa 10 yıl hizmet edenlerin de azad edilmesi, vakfiyenin şartları arasında yer almaktadır. Sonuç olarak sunu diyebiliriz ki Osmanlı toplumunda vakıfların hizmet götürmediği bir sahayı görmek hemen hemen mümkün değildir. Bununla beraber biz, vakıfların hizmet sahalarını aşağıda görüleceği şekilde bir tasnife tabi tutabiliriz:
a) Dinî hizmetinin ifasi için yapılmış bulunan vakıflar: Cami, mescid, tekke, namazgâh vs.
b) Eğitim ve kültürle ilgili vakıflar: Mektep, medrese, kütüphâne, dâru'l-hadis, dâru'l-kurra vs.
c) Sivil ve askerî sahada hizmet eden vakıflar: Evler, saraylar, kışlalar, tophaneler, silah sarayları, bahçeler.
d) Ekonomik sahada hizmet veren vakıflar: Çarşılar, bedestenler, arastalar, hanlar, kapanlar, dükkânlar vs.
e) Sosyal hizmetler için kurulmuş bulunan vakıflar: Hastahaneler, dâru's-şifalar, kervansaraylar, imâretler, dâru'l-acezeler, kör evleri, çocuk emzirme yurdu, cüzzamlılar yurdu vs.
f) Su hizmetleri ile ilgili vakıflar: Çesme, sebil, şadırvan, su kemerleri, bentler, hamamlar, kaplıcalar vs.
g) Spor hizmetleri için yapılmış bulunan vakıflar: Pehlivan ve kemankes (okçuluk) tekkeleri, ok meydanları, spor âbideleri.
Bundan başka vakıflarca kurulan tesislerde vazife yapan ve bundan dolayı ücret alıp geçimini sağlayan nisanların meydana getirdiği yekûn, büyük rakamlarla ifade edilmektedir. Bunlara ödenen meblağın büyüklüğü düşünülürse vakıfların ne denli birer hizmet unsuru oldukları anlaşılır.
Osmanli toplumunun sosyal hayatında önemli rol oynayan bu müesseselerin tamamından bahs etmek mümkün değildir. Zira Osmanlı toplum hayatında doğum ile ölüm arasındaki hayat çizgisinin bütün köşe başlarında vakıfları görmek mümkündür. Bunun için "Kişi vakıf bir evde doğar, vakıf bir beşikte büyür, vakıf bir müesseseden beslenir, vakıf bir evde ikamet eder, vakıf bir müessesede çalışır, vakıf bir evde ölür, vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa defn edilir" denilmiştir. Gerçekten, Osmanlı toplum hayatının bütün sınıf ve safhalarında tesirleri görülen bu müesseselerin tamamından ve yeterince teferruatlı bir şekilde bahs etmek mümkün değildir. Bununla beraber biz, bu eserlerin çeşitlerine göre bazı örneklerinden ana hatları ile söz etmek istiyoruz.