Allah'ın rızasını kazanmak gayesiyle, başkalarına karşılıksız yardım etmek gibi bir prensipten doğan vakıflar, toplumun hayır ve iyiliğine olan her yerde sağlam birer sigorta teskilâtı gibi vazife görüyorlardı. Günümüz sigorta şirketlerinden daha üstün olduklarını söyleyebilecegimiz bu müesseseler, "sadaka-i câriye" denilen hayır çeşitlerinin başında gelmektedirler. Bu bakımdan, İslâm âleminin hemen her yerinde rastladığımız vakıfların yardım elini uzatmadığı bir saha görmek mümkün değildir. Dünyanın, her dönem ve bölgesinde görülebilen yoksulların elem ve ızdırabını gidermek, yollar, köprüler, çeşmeler, su bentleri, okul, cami, hamam, hastahane, tekke, zâviye vs. gibi daha nice hizmetleri yerine getiren bu müesseselerin pek çok çeşidi bulunmaktadır. Bu bakımdan, "toplumda birer sigorta vazifeleri görüyorlardı" derken bir gerçeğe işaret ediyorduk. Hatta bir mânâda sigortalardan daha ileri seviyede bir hizmet ifa ediyorlardı denebilir. Çünkü sigortalar belli bir süre aidat yatıranlara bu katkılarından dolayı hizmet verirler. Fakat vakıflar için böyle bir şey söz konusu değildir. Onlar, tamamen karşılıksız hizmet ediyorlardı. Aşağıda vereceğimiz birkaç örnek, bütün bu söylediklerimizde ne kadar haklı oldugumuzu gösterecektir.
Fakir, dul, öksüz ve borçlulara para yardımı yapmak; öğrencilere elbise ve yemek vermek; evlenecek genç kızlara çeyiz hazırlamak; her günün ihtiyaçlari yanısıra efendileri azarlamasın diye kâse ve bardak gibi kapkacak kıran hizmetçilere verilmek üzere para vakıflarının yapıldığını biliyoruz. Bu vakıfları kuran hayırsever insanlar, sadece bununla da yetinmiyorlardı. Onlar, divitinde mürekkeb kalmayanların divitlerine mürekkeb koymaları için "Mürekkeb Vakfı"nı da kuruyorlardı. Halka meyve ve sebze verilmesi, çalışamayacak derecede yaşlanan kayıkçı ve hamalların bakımı için vakıf tesis edilmesi, çocukların emzirilmesi gayesiyle kurulan vakıflar, şehirlerdeki cadde ve sokakların temiz tutulması için ecdad tarafından yapılan vakıfları bütün bu söylediklerimiz için şahit gösterebiliriz. Bilhassa temizlik bakımından günümüz insanının düşünemeyeceği ve fakat anlatıldığı zaman da hayrette kalacağı bir vakıftan söz etmek yerinde olacaktır. Buna göre sokaklara atılan tükrük ve balgamlar ile insanı tiksindiren diğer maddeler, üzerine kül döktürülmek suretiyle çirkin manzaralarını ve zararlarını gidermek için para tahsis edip adamlar tayin eden hayır sahipleri (vâkıf) de vardir. Osman Nuri Ergin bu konuda şu örneği verir: "Ser'î mahkeme sicillerinde şöyle vakıf ve vakfiyelere rastlamak mümkündür. Söz gelimi Serez'deki vakfiyeye göre her gün iki adam bir kaba kül koyarak sırtlarına alıp çarşı ve pazarı geziyor, nerede bir tükrük veya balgam görürlerse üzerlerine bir miktar kül serpip geçiyorlarmış. Külün antiseptik bir madde olduğu düşünülürse atalarımızın tatbik ettikleri usûl daha doğru ve daha iyi değil midir?" Keza, oyuncagı bulunmadığı için arkadaşları ile oynayamayan çocuklara oyuncak alınması ile ilgili vakıfları tesis edip meydana getiren hayırseverlerin yaptıkları, bu kadar da değildir. Selçuk Hatun gibi, bıraktığı vakıf bahçe ve tarlaya her yıl muhtelif cinsten 100 meyve agacının dikilmesini şart koşanlar da vardı. Abdullah oğlu Hacı İbrahim, Yeni Cami'de duran leylekler için yılda 100 kuruş yem parası vakf etmişti. Yorgancı Ismail Çelebi, Beykoz'daki tekkeye vakf ettiği mandırada çalışan esirlerin (köle ve cariye) münasipleri ile evlendirilmesini şart koşar ve "gence karı, karıya genç tezvic olunmaya ve evladları dahi uslûb-i mezkûr üzre tezvic oluna" diyerek yasları birbirine yakın olmayan gençlerle yaşlıların birbirleri ile evlendirilmemesini ister. Bunlardan, vakfa 10 yıl hizmet edenlerin de azad edilmesi, vakfiyenin şartları arasında yer almaktadır. Sonuç olarak sunu diyebiliriz ki Osmanlı toplumunda vakıfların hizmet götürmediği bir sahayı görmek hemen hemen mümkün değildir. Bununla beraber biz, vakıfların hizmet sahalarını aşağıda görüleceği şekilde bir tasnife tabi tutabiliriz:
a) Dinî hizmetinin ifasi için yapılmış bulunan vakıflar: Cami, mescid, tekke, namazgâh vs.
b) Eğitim ve kültürle ilgili vakıflar: Mektep, medrese, kütüphâne, dâru'l-hadis, dâru'l-kurra vs.
c) Sivil ve askerî sahada hizmet eden vakıflar: Evler, saraylar, kışlalar, tophaneler, silah sarayları, bahçeler.
d) Ekonomik sahada hizmet veren vakıflar: Çarşılar, bedestenler, arastalar, hanlar, kapanlar, dükkânlar vs.
e) Sosyal hizmetler için kurulmuş bulunan vakıflar: Hastahaneler, dâru's-şifalar, kervansaraylar, imâretler, dâru'l-acezeler, kör evleri, çocuk emzirme yurdu, cüzzamlılar yurdu vs.
f) Su hizmetleri ile ilgili vakıflar: Çesme, sebil, şadırvan, su kemerleri, bentler, hamamlar, kaplıcalar vs.
g) Spor hizmetleri için yapılmış bulunan vakıflar: Pehlivan ve kemankes (okçuluk) tekkeleri, ok meydanları, spor âbideleri.
Bundan başka vakıflarca kurulan tesislerde vazife yapan ve bundan dolayı ücret alıp geçimini sağlayan nisanların meydana getirdiği yekûn, büyük rakamlarla ifade edilmektedir. Bunlara ödenen meblağın büyüklüğü düşünülürse vakıfların ne denli birer hizmet unsuru oldukları anlaşılır.
Osmanli toplumunun sosyal hayatında önemli rol oynayan bu müesseselerin tamamından bahs etmek mümkün değildir. Zira Osmanlı toplum hayatında doğum ile ölüm arasındaki hayat çizgisinin bütün köşe başlarında vakıfları görmek mümkündür. Bunun için "Kişi vakıf bir evde doğar, vakıf bir beşikte büyür, vakıf bir müesseseden beslenir, vakıf bir evde ikamet eder, vakıf bir müessesede çalışır, vakıf bir evde ölür, vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa defn edilir" denilmiştir. Gerçekten, Osmanlı toplum hayatının bütün sınıf ve safhalarında tesirleri görülen bu müesseselerin tamamından ve yeterince teferruatlı bir şekilde bahs etmek mümkün değildir. Bununla beraber biz, bu eserlerin çeşitlerine göre bazı örneklerinden ana hatları ile söz etmek istiyoruz.
VAKFİYE
Vakfiye, vakfın vâkıfı (vakf eden, vakfı tesis eden) tarafından hazırlanmış nizamnâmesine verilen bir isimdir. Vakfiyeler, kadılık siciline kayd edilip işlendikten sonra kesinleşirlerdi.
İslâm tarihinde ilk vakfiyenin Hz. Ömer tarafından yazıldığı söylenmekle birlikte bunun, Hz. Peygamber devrinde mi, yoksa Hz. Ömer'in halifeliği zamanında mı olduguna dair kesin bir bilgiye sahip degiliz. Büyük bir ihtimalle bu, Hz. Ömer'in halifeligi döneminde olmuştur.
Tarih boyunca vakfiyeler, taş, deri ve kagıt gibi yazı için elverişli bulunan malzeme üzerine yazılarak günümüze kadar gelmişlerdir. Sayet vakfın mevzuu bir bina ise, bazan vakfiyenin özeti binanın duvarlarından birine kazılırdı. Nitekim Türkçe ile vakfiye olan Germiyanoglu II. Yakub Bey (ö. 1428) vakfiyesinin taş üzerine yazıldığını biliyoruz.
Tarih ve medeniyet açısından bakıldığı zaman vakfiyeler, büyük bir önem taşırlar. Çünkü bunlar, bize milletin muayyen bir zamanındaki hayat ve kültürüne ait muhtelif olaylari ile şekilleri görme imkâni verirler. Keza vakfiyeler, Müslümanların ekonomik ve sosyal hayatlarında önemli rol oynamış olan vakıf tesisinin nasıl çalıştığını, kimlerin bunları idare ettiğini, kimlerin vakıf gelirinden istifade ettiğini vs. gibi hususları ögrenmemize yardımcı olurlar. Bunlardan (vakfiyelerden) vakfın büyüklüğüne göre hacimli olup defter gibi olanlar bulunduğu gibi, muhtasar ve tek sayfa şeklinde olanlar da vardır. Bu arada rulo şeklinde uzun ve kalın varaklar halinde olanlar da bulunmaktadır. Mufassal olanlar uslûb bakımından edebî değeri yüksek olan eserlerdir.
Vakfiyelerde, Allah'a hamd ve senâ, Resûlüne salât ve selâmdan sonra hayır yapmaya tesvik edici, sadakanın sevabından bahs edici âyet ve hadisler verilir. Bazan konuyu daha cazip hale getirmek, insanı tesvik etmek ve edebî san'at yapmak bakımından âyet ve hadisler, şiirlerle de desteklenir. Bütün bunlar vakfiyenin mukaddimesi kabilinden olduklari için hukukî bünyeden sayılmazlar. Bu mukaddimeden sonra vakfiyelerde genellikle şu hususlar yer alır:
1- Vakf olunan malların neler olduğu.
2- Vakf olunan bu malların nasıl idare edileceği.
3- Vakıf gelirlerinin, nerelere ve kimlere hangi şekillerde verilip sarf edileceği.
4- Vakfın kimler tarafindan idare edileceği, müessesede kaç kişinin çalışacağı, bunlara ne miktarda ücret ödeneceği, bu ücretlerin hangi gelirlerden elde edileceği, eşyanıın fiyatı vs. gibi konular, teferruatlı bir şekilde açıklanır.
5- Hakimin (kadı), vakfın sıhhat ve lüzumuna dair olan hükmü.
6- Sonunda da tarih ile kadının mührü bulunur.
Vakfiye, eb'ad, bakımından ister büyük, ister küçük olsun, mahiyet itibari ile içindekiler üç ana bölümden meydana gelir. Bunlar:
a. Dîbâce (Giris): Vâkıfın, vakfı kurma sebep ve gayesinden bahs eden bu bölüm, âyet ve hadislerle kuvvetlendirilir.
b. Vakfın Hizmet Şartları: Gelir kaynakları ve masraf yerlerini gösteren bu bölüm, vakfiyenin en uzun kısmıdır.
c. Sonuç: Bu kısımda müessesenin şeriata uygunluğu belirtilerek, hiç bir kimsenin bu vakfa müdahale edemiyeceği anlatılır. Bundan sonra da tarih ve şahidlerin imzaları bulunur.
Farklı dönemlerde kurulan vakıfların vakfiyelerinde, gerek başta ve gerekse sonda pek çok dua bulunur. Vakfiye metninde geçen duaları iki kısma ayırmak mümkündür. Bunlardan biri hayır dua, diğeri de beddua şeklindedir. Vakfiyelerde bu neviden duaların bulunması normaldir. Zira vakıf hizmetlerinin yürütülmesinde, dogru ve dürüst çalışan, hizmetin görülmesine yardımcı olan yönetici ile görevlilere, bu hizmetlerinden dolayı vâkıfın hayır duada bulunması bir çesit şükran ve minnet borcu olarak kabul edildiği için tabii bir harekettir. Bundan başka, vakfiyede belirtilen hizmetleri yerine getirmeyen, ona ihanet eden, onu gayesinin dışında kullanan idareci ve görevlilere de beddua edilmektedir. Vakfiyenin sonunda bulunan beddua kısmı, düşünen ve basiretli kimseler için tüyler ürpertecek şekildedir. Bu bedduada vakfı kötüye kullanan, onu değiştiren, bilerek ona zarar veren, gelirinin azalmasına sebep olan, haksız olarak onun malından yiyen vs. gibi, vakfa kötülüğü dokunacak olanlar hedef alınmışlardır.
Gerçekten, ebediyet (devamlılık) şartı üzerine kurulan vakıflarda, vâkıfın seneler sonra (ölümden sonra) ona müdahale edenlere başka türlü karşı koyması mümkün değildir. Bunun içindir ki o: "Allah'ın, Peygamberlerin, meleklerin, insanların ve bütün mahlukatın lâneti"nin, vakfı değiştirenin üzerine olmasını dilemekten başka bir şey yapamaz. Bu sebeple vakfiyelerin sonuna bakıldığı zaman, böyle bir beddua kısmı görülür ki bu, insanlar için manevî bir tehdid olmaktadır. Gerçekten inanan ve muvahhid (Allah'in birliğine iman eden) olanlar, böyle bir bedduaya maruz kalmak istemezler.
Osmanlılarda vâkıf, vakfiyesini İstanbul'da Defterhâne'nin bu işlerle ilgili bürolarından birine kayd ettirirdi. Defterhanede sicillere geçirilmiş olan bu vakfiyeler, bugün Ankara'da Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivinde bulunmaktadırlar. Bu arşivde 26300 kadar vakfiye olduğu belirtilmektedir. Bununla beraber bunlar, vakfiyelerin tamamını temsil etmekten çok uzaktırlar. Ancak muhtelif vilayet mahkemelerine ait bütün ser'iyye secilleri ve tahrir defterleri tarandıktan sonradır ki, Osmanlılar döneminde kurulmuş bulunan vakıfların sayısı yaklaşık olarak tesbit edilebilir. Belli bölge veya belli zamanlardaki vakıfların sayısı konusunda ancak iki örnek zikr edilebilir. Bunlardan biri 927-1005 (1519-1596) yılları arasında İstanbul'da tesis edilen vakıfların sayısıdır ki, bunların yekûnu 2868'dır. Bu konuda başka bir örnek te 1718-1800 yılları arasında Haleb'te kurulmuş vakıfların sayısıdır. Buna göre belirtilen tarihte Haleb'te 485 vakıf kurulmuştur.
Vakfiyelerin en eski tarihi taşıyanlarından, en yenilerine kadar tedkik edilecek olursa bunların kültür ve medeniyet tarihimizin bir çok özelliklerine ışık tuttukları görülecektir. Nitekim, bunarın; tarih, kültürel gelişmeler, folklorik özellikler, sanat tarihi ve sosyolojik yönleri ile toplumun bilgilendirilmesine de yardımcı oldukları görülür. Vakfiyelerin bu özelliklerine kısaca temas ederek, bu vesikalar üzerinde uzmanların hangi yönleri ile araştırma yapabileceklerine ışık tutmaya gayret edecegiz.
Vakfiyeler, düzenlendikleri dönemin tarihine ışık tutan önemli belgelerdir. Bilhassa hükümdar, bey, zengin ve bunların yakınlarının düzenledikleri vakfiyeler, bu şahısların hem hayatları, hem de şahsiyetleri hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlarlar.
Vakfiyeler, birer müessese olan vakıfların, ilk elden incelenmesi gereken kaynaklarıdır. Gerek dinî, gerek sosyal, gerekse ilmî müesseselerde çalışan insanların hangi işleri yaptıkları, çalışma şartlarının nasıl oldukları ve hatta yetişme ortamı bakımından bize bilgi veren yegane kaynak o müessesenin vakfiyesidir.
Vakfiyeler, birçok özellikleri yanında döneminin iktisadî hayatı hakkında da faydalı bilgiler verirler. Gerek fiyat hareketleri, gerekse insanların geçim standartlarını tesbit etmemize yardım edecek bilgiler, vakfiye metinlerinde mevcut bulunmaktadır. Bu bakımdan, dönemin iktisadî tarihini yazacaklar için vakfiyeler, başta gelen kaynaklar arasında zikredilebilir. Keza vakfiyeler, şehir tarihçiliği ile uğraşanlar için de birer kaynaktırlar. Zira vakıf müessesesi, kurulduğu şehrin bir parçasıdır. Dolayısıyle vakıf müessesesinin tarihi, o şehrin tarihi ile iç içedir. Özellikle şehrin yerleşim durumu ile halkının dağılımı hakkında bilgilerin yer aldığı vakfiyeler, bize, bölgenin cografyası, siyasî ve fizikî haritası, hatta iklimi bakımından da bilgi sahibi olma imkanı veren yardımcı vesikalar hüviyetindedirler.
Vakfiyeler, kültürel özellikleri bakımından da önemli birer vesika olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Nitekim vakfiyelerde kullanılan dil ve uslûb, gelişi güzel değil, belli bir sistem ve usûle bağlı olarak kullanılmaktadır. Bu sebeple vakfiyelerin kendilerine ait özel bir dili bulunmaktadır.
Vakfiyeler, halkın günlük yaşayışları hakkında bilgiler vermekle, toplumun folklorik özelliklerine de ışık tutarlar. Kara Ahmed Paşa vakfiyesinde Ramazan ve Kurban bayramı ile mübarek gün ve gecelerde halkın yaşayışı hakkında bilgiler bulunmaktadır. Giyecek ve yiyecek satın alınabilmesi için kayıtlar konulan vakfiyede bu günlere mahsus yemeklerin pişirilmesi için gerekli malzemenin alınması gayesiyle vakıf gelirlerinden tahsisatlar ayrıldığı görülmektedir. Keza vakfiyelerde devrin ısınma kültürü bakımından da bilgilerin bulunduğuna tesadüf edilmektedir. Kışın odun ve kömürün yakıldığını gösteren metinler, bunun açık birer delilidir.
Misafir karşılama ve ugurlama âdetleri ile bineklerin kullanımı hakkında bilgiler bulduğumuz vakfiyelerde, sünnet geleneğinin Anadolu'da nasıl olduğunu gösteren ifadeler de bulunmaktadir.
İslâm tarihinde ilk vakfiyenin Hz. Ömer tarafından yazıldığı söylenmekle birlikte bunun, Hz. Peygamber devrinde mi, yoksa Hz. Ömer'in halifeliği zamanında mı olduguna dair kesin bir bilgiye sahip degiliz. Büyük bir ihtimalle bu, Hz. Ömer'in halifeligi döneminde olmuştur.
Tarih boyunca vakfiyeler, taş, deri ve kagıt gibi yazı için elverişli bulunan malzeme üzerine yazılarak günümüze kadar gelmişlerdir. Sayet vakfın mevzuu bir bina ise, bazan vakfiyenin özeti binanın duvarlarından birine kazılırdı. Nitekim Türkçe ile vakfiye olan Germiyanoglu II. Yakub Bey (ö. 1428) vakfiyesinin taş üzerine yazıldığını biliyoruz.
Tarih ve medeniyet açısından bakıldığı zaman vakfiyeler, büyük bir önem taşırlar. Çünkü bunlar, bize milletin muayyen bir zamanındaki hayat ve kültürüne ait muhtelif olaylari ile şekilleri görme imkâni verirler. Keza vakfiyeler, Müslümanların ekonomik ve sosyal hayatlarında önemli rol oynamış olan vakıf tesisinin nasıl çalıştığını, kimlerin bunları idare ettiğini, kimlerin vakıf gelirinden istifade ettiğini vs. gibi hususları ögrenmemize yardımcı olurlar. Bunlardan (vakfiyelerden) vakfın büyüklüğüne göre hacimli olup defter gibi olanlar bulunduğu gibi, muhtasar ve tek sayfa şeklinde olanlar da vardır. Bu arada rulo şeklinde uzun ve kalın varaklar halinde olanlar da bulunmaktadır. Mufassal olanlar uslûb bakımından edebî değeri yüksek olan eserlerdir.
Vakfiyelerde, Allah'a hamd ve senâ, Resûlüne salât ve selâmdan sonra hayır yapmaya tesvik edici, sadakanın sevabından bahs edici âyet ve hadisler verilir. Bazan konuyu daha cazip hale getirmek, insanı tesvik etmek ve edebî san'at yapmak bakımından âyet ve hadisler, şiirlerle de desteklenir. Bütün bunlar vakfiyenin mukaddimesi kabilinden olduklari için hukukî bünyeden sayılmazlar. Bu mukaddimeden sonra vakfiyelerde genellikle şu hususlar yer alır:
1- Vakf olunan malların neler olduğu.
2- Vakf olunan bu malların nasıl idare edileceği.
3- Vakıf gelirlerinin, nerelere ve kimlere hangi şekillerde verilip sarf edileceği.
4- Vakfın kimler tarafindan idare edileceği, müessesede kaç kişinin çalışacağı, bunlara ne miktarda ücret ödeneceği, bu ücretlerin hangi gelirlerden elde edileceği, eşyanıın fiyatı vs. gibi konular, teferruatlı bir şekilde açıklanır.
5- Hakimin (kadı), vakfın sıhhat ve lüzumuna dair olan hükmü.
6- Sonunda da tarih ile kadının mührü bulunur.
Vakfiye, eb'ad, bakımından ister büyük, ister küçük olsun, mahiyet itibari ile içindekiler üç ana bölümden meydana gelir. Bunlar:
a. Dîbâce (Giris): Vâkıfın, vakfı kurma sebep ve gayesinden bahs eden bu bölüm, âyet ve hadislerle kuvvetlendirilir.
b. Vakfın Hizmet Şartları: Gelir kaynakları ve masraf yerlerini gösteren bu bölüm, vakfiyenin en uzun kısmıdır.
c. Sonuç: Bu kısımda müessesenin şeriata uygunluğu belirtilerek, hiç bir kimsenin bu vakfa müdahale edemiyeceği anlatılır. Bundan sonra da tarih ve şahidlerin imzaları bulunur.
Farklı dönemlerde kurulan vakıfların vakfiyelerinde, gerek başta ve gerekse sonda pek çok dua bulunur. Vakfiye metninde geçen duaları iki kısma ayırmak mümkündür. Bunlardan biri hayır dua, diğeri de beddua şeklindedir. Vakfiyelerde bu neviden duaların bulunması normaldir. Zira vakıf hizmetlerinin yürütülmesinde, dogru ve dürüst çalışan, hizmetin görülmesine yardımcı olan yönetici ile görevlilere, bu hizmetlerinden dolayı vâkıfın hayır duada bulunması bir çesit şükran ve minnet borcu olarak kabul edildiği için tabii bir harekettir. Bundan başka, vakfiyede belirtilen hizmetleri yerine getirmeyen, ona ihanet eden, onu gayesinin dışında kullanan idareci ve görevlilere de beddua edilmektedir. Vakfiyenin sonunda bulunan beddua kısmı, düşünen ve basiretli kimseler için tüyler ürpertecek şekildedir. Bu bedduada vakfı kötüye kullanan, onu değiştiren, bilerek ona zarar veren, gelirinin azalmasına sebep olan, haksız olarak onun malından yiyen vs. gibi, vakfa kötülüğü dokunacak olanlar hedef alınmışlardır.
Gerçekten, ebediyet (devamlılık) şartı üzerine kurulan vakıflarda, vâkıfın seneler sonra (ölümden sonra) ona müdahale edenlere başka türlü karşı koyması mümkün değildir. Bunun içindir ki o: "Allah'ın, Peygamberlerin, meleklerin, insanların ve bütün mahlukatın lâneti"nin, vakfı değiştirenin üzerine olmasını dilemekten başka bir şey yapamaz. Bu sebeple vakfiyelerin sonuna bakıldığı zaman, böyle bir beddua kısmı görülür ki bu, insanlar için manevî bir tehdid olmaktadır. Gerçekten inanan ve muvahhid (Allah'in birliğine iman eden) olanlar, böyle bir bedduaya maruz kalmak istemezler.
Osmanlılarda vâkıf, vakfiyesini İstanbul'da Defterhâne'nin bu işlerle ilgili bürolarından birine kayd ettirirdi. Defterhanede sicillere geçirilmiş olan bu vakfiyeler, bugün Ankara'da Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivinde bulunmaktadırlar. Bu arşivde 26300 kadar vakfiye olduğu belirtilmektedir. Bununla beraber bunlar, vakfiyelerin tamamını temsil etmekten çok uzaktırlar. Ancak muhtelif vilayet mahkemelerine ait bütün ser'iyye secilleri ve tahrir defterleri tarandıktan sonradır ki, Osmanlılar döneminde kurulmuş bulunan vakıfların sayısı yaklaşık olarak tesbit edilebilir. Belli bölge veya belli zamanlardaki vakıfların sayısı konusunda ancak iki örnek zikr edilebilir. Bunlardan biri 927-1005 (1519-1596) yılları arasında İstanbul'da tesis edilen vakıfların sayısıdır ki, bunların yekûnu 2868'dır. Bu konuda başka bir örnek te 1718-1800 yılları arasında Haleb'te kurulmuş vakıfların sayısıdır. Buna göre belirtilen tarihte Haleb'te 485 vakıf kurulmuştur.
Vakfiyelerin en eski tarihi taşıyanlarından, en yenilerine kadar tedkik edilecek olursa bunların kültür ve medeniyet tarihimizin bir çok özelliklerine ışık tuttukları görülecektir. Nitekim, bunarın; tarih, kültürel gelişmeler, folklorik özellikler, sanat tarihi ve sosyolojik yönleri ile toplumun bilgilendirilmesine de yardımcı oldukları görülür. Vakfiyelerin bu özelliklerine kısaca temas ederek, bu vesikalar üzerinde uzmanların hangi yönleri ile araştırma yapabileceklerine ışık tutmaya gayret edecegiz.
Vakfiyeler, düzenlendikleri dönemin tarihine ışık tutan önemli belgelerdir. Bilhassa hükümdar, bey, zengin ve bunların yakınlarının düzenledikleri vakfiyeler, bu şahısların hem hayatları, hem de şahsiyetleri hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlarlar.
Vakfiyeler, birer müessese olan vakıfların, ilk elden incelenmesi gereken kaynaklarıdır. Gerek dinî, gerek sosyal, gerekse ilmî müesseselerde çalışan insanların hangi işleri yaptıkları, çalışma şartlarının nasıl oldukları ve hatta yetişme ortamı bakımından bize bilgi veren yegane kaynak o müessesenin vakfiyesidir.
Vakfiyeler, birçok özellikleri yanında döneminin iktisadî hayatı hakkında da faydalı bilgiler verirler. Gerek fiyat hareketleri, gerekse insanların geçim standartlarını tesbit etmemize yardım edecek bilgiler, vakfiye metinlerinde mevcut bulunmaktadır. Bu bakımdan, dönemin iktisadî tarihini yazacaklar için vakfiyeler, başta gelen kaynaklar arasında zikredilebilir. Keza vakfiyeler, şehir tarihçiliği ile uğraşanlar için de birer kaynaktırlar. Zira vakıf müessesesi, kurulduğu şehrin bir parçasıdır. Dolayısıyle vakıf müessesesinin tarihi, o şehrin tarihi ile iç içedir. Özellikle şehrin yerleşim durumu ile halkının dağılımı hakkında bilgilerin yer aldığı vakfiyeler, bize, bölgenin cografyası, siyasî ve fizikî haritası, hatta iklimi bakımından da bilgi sahibi olma imkanı veren yardımcı vesikalar hüviyetindedirler.
Vakfiyeler, kültürel özellikleri bakımından da önemli birer vesika olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Nitekim vakfiyelerde kullanılan dil ve uslûb, gelişi güzel değil, belli bir sistem ve usûle bağlı olarak kullanılmaktadır. Bu sebeple vakfiyelerin kendilerine ait özel bir dili bulunmaktadır.
Vakfiyeler, halkın günlük yaşayışları hakkında bilgiler vermekle, toplumun folklorik özelliklerine de ışık tutarlar. Kara Ahmed Paşa vakfiyesinde Ramazan ve Kurban bayramı ile mübarek gün ve gecelerde halkın yaşayışı hakkında bilgiler bulunmaktadır. Giyecek ve yiyecek satın alınabilmesi için kayıtlar konulan vakfiyede bu günlere mahsus yemeklerin pişirilmesi için gerekli malzemenin alınması gayesiyle vakıf gelirlerinden tahsisatlar ayrıldığı görülmektedir. Keza vakfiyelerde devrin ısınma kültürü bakımından da bilgilerin bulunduğuna tesadüf edilmektedir. Kışın odun ve kömürün yakıldığını gösteren metinler, bunun açık birer delilidir.
Misafir karşılama ve ugurlama âdetleri ile bineklerin kullanımı hakkında bilgiler bulduğumuz vakfiyelerde, sünnet geleneğinin Anadolu'da nasıl olduğunu gösteren ifadeler de bulunmaktadir.
VAKIFLARIN İDARESİ
Allah'in rizasini kazanmak ve ahirette karsiligini sadece O'ndan beklemek gayesiyle yapilan vakiflar, Islâm dünyasinin hemen her bölgesinde vardir. Dinî, iktisadî ve ictimaî hayatin vazgeçilmez unsuru olan vakiflar, Islâm âleminde büyük bir yekûn teskil ediyorlardi. Bunca büyüklükteki bir müessesenin belli bir sisteme baglanmasi, iyi idare edilmesi ile mümkündür. Bu bakimdan, daha isin basinda siki tedbirlere bas vuruldugu görülür. Nitekim her vakfin bir vakfiyesinin bulunmasi, vakfiyedeki (vakif senedi) sartlarin "nass" gibi kabul edilmesi, vakfiyelerin tescil edilmeleri ve ayrica bunlari yönetmek için müstakil idarelerin kurulmus olmasi bunu göstermektedir.
Vakiflara idareci (nâzir) tayini Hz. Peygamberle baslamis ve günümüze kadar devam edegelmistir. Tabiatiyle Osmanlilar da vakiflarini idare etmek, onlarin devamliligini saglamak ve istenilmeyen sekilde harcamalarina mani olmak için yöneticiler tayin etmislerdi. Nitekim Orhan Gazi, Bursa'da yaptirdigi câmi ve zâviyenin idaresini Sinan Pasa'ya vermisti. Böylece Sinan Pasa'yi Osmanli döneminin ilk Evkaf Nâziri sayabiliriz. Daha sonra hükümdar vakiflari, vezir, kadiasker, sadrazam, seyhülislâm, bâbussaade ve dârussaade agalari gibi devlet adamlari tarafindan idare edilir oldu.
Yildirim Bayezid, her vilayete "Müfettis-i Ahkâmi's-Ser'iyye" tayin ederek vakif islerini teftis ettiriyordu. Çelebi Sultan Mehmed devrinde ise Cemaleddin Mehmed Çelebi, "Hâkimu'l-Hükkâmi'l-Osmaniyye" ünvaniyla evkaf islerinin umumî nâzirligina tayin edilmisti. Sultan II. Murad döneminde bu is, kadiaskere, Fâtih Sultan Mehmed de bunu Mahmud ve Ishak Pasalara havale etmisti. Bu dönemde evkaf idaresinden sadrazamlar sorumlu oldugundan, "Sadr-i Âli Nezâreti" teskil olunmustu. Fâtih'ten sonra Sultan II. Bâyezid, evkaf islerini Seyhülislâm Alaeddin Ali Efendi'ye tevcih etti. Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman zamanlarinda evkaf nezâreti ile tekrar sadrazamlar görevlendirildiler. Sultan I. Ahmad Han devrinde, Seyhülislâm idaresinde olan vakiflar, II. Mahmud Han zamaninda Kadiaskerin emir ve idaresi altinda idi. Yine bu dönemde her vilayette, "Müfettis-i Evkaf adinda bir idareci vardir.
Osmanlilar döneminde sahislar tarafindan kurulan vakiflarla mütevelliler mesgul oluyor, bunlar kadilar vâsitasiyle teftis ve murakabe ediliyorlardi. Her kadi, kendi mintikasindaki vakiflari, emrindeki müfettislerce teftis ettirdigi gibi, bazan bizzat kendisi de bunlari teftis ederdi. Istanbul kadisi ise bütün vakiflari teftis yetkisine sahipti.
Misir, Suriye, Arabistan ve Kuzey Afrika'nin ilhakindan sonra buralarda bulunan vakiflar 995 (M. 1587) senesinde kurulan "Haremeyn Evkaf Nezareti"ne baglandi. Daha sonra gelisen vaziyet geregi, Anadolu ve Rumeli vakiflarinin idaresi de 12 Rebiülevvel 1242 tarihinde teskil olunan "Evkaf-i Hümayûn Nezâreti"ne baglandi. Bu nezâretin teskilinden sonra müessesenin basina getirilen ilk nâzir el-Hac Yusuf Efendi olmustu.
Haremeyn Evkaf Nezâreti, 1254 (1838) yilinda Evkaf-i Hümayûn Nezâreti'ne ilhak olundu.
Osmanlilar döneminde 1242 (M. 1826) yilinda kurulan Evkaf Nezâreti'nden önce vakiflar, vâkiflarinin sartlarina göre idare ediliyorlardi. Genel olarak bu idare biçimlerini asagidaki sekilde gruplara ayirmak mümkündür:
a-Haremeyn Nezâreti: Haremeyn (Mekke-Medine)'e bagli vakiflarla, Ayasofya, Sultan Ahmed, Nuruosmaniye, Yenicami, Üsküdar'da ise Çinili ve Atik Valide Camileri vakiflarinin idareleri "Dârussaade Agalan"nin elinde idi. 995 (1587) senesi Muharrem'inde Habesî Mehmed Aga'nin basina getirilmesi ile kurulan Haremeyn Nezâreti, mesrutun lehi "Haremeyni's-Serifeyn" halki olan vakiflarin idaresine bakardi. Kurulusundan kisa bir müddet sonra Osmanli Padisahlari, hanimlari ve Dârussaade Agalari gibi önemli sahsiyetlerin vakiflari, buna ilave edildigi için bu nezâret önem kazanmisti. Bu nezâret dört daire tarafindan idare edilirdi. Bunlar:
I- Evkaf-i Haremeyn Müfettisligi: Diger vakif müfettislerinden ayri olarak nezâretin kurulus tarihi ile birlikte kurulmus hukukî bir memuriyetti. Haremeyn vakiflari ile birlikte diger bütün vakiflarin hukukî problemlerini ve isleyis tarzlarini da teftis ederdi. Bu müessesenin basina ilk defa seçkin âlimlerden biri olan Amasyali Mehmed Efendi getirilmisti.
II- Evkaf-i Haremeyn Muhasebeciligi: Dârussaade agalarinin nezâreti altinda bulunan bütün vakiflarin vakfiye ve kurulus gayelerini tescil eden, vakiflari, vakfiyelerinin sartlarina göre idare eden ve muhasebelerini tutan önemli bir memuriyet idi.
II Evkaf-i Haremeyn Mukataaciligi: Haremeyn vakiflarindan mukataaya baglanan, bütün vakif arazi ve binalarin kayitlarinin tutulmasi bu daireye aitti. Ayni sekilde vakiflara ait vergi ve diger gelirlerin toplanmasi (cibâyet), ferag ve intikallerin saglanmasi bu daire tarafindan yürütülürdü.
IV- Dârussaade Yaziciligi: Dârussaade Agalari'nin bütün yazismalari bu büro tarafindan yürütülüyordu. Burada çalisan görevliler, Dârussaade Agalari'nin bütün sirlarini bildikleri için genis bir nüfuza sahiptiler.
Bu dört daire tarafindan tutulan defterler, siyakat hatti ile yazildiklari gibi muhteva bakimindan da tarihî belgelerin en mükemmeli durumunda idiler.
Haremeyn Nezâreti'nin idare merkezi, saray müstemilatindan olan Darphânenin üst tarafi idi.
b- Vezir Nezâreti: Sadrazamlarin nezâreti ile idare olunan vakiflardir. Fâtih Sultan Mehmed'in Istanbul'da yaptirdigi bina ve diger ha yir eserlerinin idaresini hicrî 868 (1463)'de vezir Mahmud Pasa'ya, 872 (1467)'de de veziriazam Ishak Pasa'ya tevcihiyle basladi. Bunlara daha sonra Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman vakiflan da ilâve edilirdi. "Ser müfettis" adi ile ulemadan biri bu vazife ile görevlendirildi.
c- Seyhülislâm Nezâreti: Sultan II. Bâyezid Han'in Istanbul ve diger sehirlerde meydana getirip tesis ettigi hayratinin idaresini, hicrî 912 (1506) senesinde Seyhülislâm Alaeddin Ali Efendi'ye tevcihi ile basladi. Idare merkezi Bâyezid imâret dairesi idi.
d- Tophâne Ümerâsi Nezâreti: Sultan Bâyezid, Hamidiye, Laleli, Selimiye, Mihrisah Valide ile II. Mahmud vakiflarinin mulhakat ve mukataatindan ibaret idi. Darphâne tarafindan yönetilirdi.
e- Istanbul Kadilari Nezâreti: Kadilara mesruta olan bu vakiflarin tamamina Istanbul kadilari nezâret ederlerdi. Daha sonra bu nezâretlere Galata, Üsküdar, Eyyub kadiliklari ile Kaptan Pasa, Yeniçeri Agasi, Sekbanbasi, Bostancibasi gibi nezâretler de ilave edilmek suretiyle bu rakam 12 sayisina kadar çikmisti.
Sultan II. Mahmud Han, yeniçeriligi "Vak'a-i Hayriye" ile ortadan kaldirdiktan sonra, vakiflar arasindaki irtibatsizligi yok etmek ve zamanla ortaya çikan bazi yolsuzluklari önlemek gayesiyle bütün vakiflarin tek bir nezâret altinda toplanmasinin daha dogru olacagi kanaatine varmis olacak ki, bütün dinî binalarin bakim ve onarimi, personelinin ayliklari ve diger hayrî maksatlar için tesis edilen vakiflarin bir çati altinda toplanmasini kararlastirdi.
Vakiflarin tek elden idaresi için 12 Rebiülevvel 1242'de çikarilan bir fermanla "Evkaf-i Hümayûn Nezâreti"nin kuruldugu ve Darphâne nâziri ve mütevelli kaimi makami el-Hac Yusuf Efendi'nin yeni kurulan bu nezâretin basina getirildigini biliyoruz. Böylece adi geçen nezâret resmen kurulmus oluyordu. Bununla beraber, Sultan I. Abdülhamid Han'in kendi vakiflari ile ilgili olarak tesis ettigi teskilât, Evkaf-i Hümâyun Nezareti'nin kurulusuna bir baslangiç sayilmaktadir. Bu bakimdan, nezâretin ilk kurucusu olarak adi geçen padisahi kabul edenler de bulunmaktadir.
Evkaf-i Hümâyûn Nezâreti kuruldugu zaman, "kesedarlik", "zimmet halifeligi" ile "sergi halifeligi" adinda üç daireden meydana gelmisti. Bunlarin âmiri durumundaki nâzira maas olarak 10.000 kurus baglanmisti.
Kesedarlik idaresi: Nezârete bagli vakiflarin ilamlarina, takrirlerine ve inhalarina ait bütün isleri yürütmekle görevli idi. Bu memuriyete ilk defa hâcegandan Küçük Kal'a tezkirecisi Egin'li es-Seyyid Mehmed Sevki Efendi tayin edilmisti.
Zimmet Halifeligi: Vakiflarin mukataalarini, zabitlarim ve sarraflardan alinacak kefalete bagli borç tahvilleri ile ilgili islemleri yürütürdü. Keza, kira mukavelerini düzenlemek, tahsilati yapmak ve muhasebe kayitlarini kontrol etmekle görevli idi. Bu hizmetin basina da ilk defa Mehmed Arif Efendi getirildi.
Sergî Halifeligi: Evkaf-i Hümayûn Nezâreti hazinesine gelen paralan almak, vakfiyeye göre gider bütçesini hazirlamak ve vakif bütçesine göre günlük harcamalari yapmakla vazifeli idi. Ilk defa sergi halifeligine tayin edilen kisi, Zimmet halifesi olan zatin kardesi Ahmed Izzet Efendi'dir.
Bütün bu islerin yürütülmesinde adi geçen dairelere yardim etmek üzere kâtipler, maiyyet ve hizmetliler tayin edilmisti.
Bilahare nezârete yapilan ilhaklarla isler çogaldigindan ve adi geçen üç dairenin bütün bu isleri geregi gibi ve zamaninda görmesinin mümkün olamayacaginin anlasilmasindan sonra Zilkade 1246 (Nisan 1831)'de Tahrirat Baskatipligi, Mülhakat Gedikler Kâtipligi ve Rûznâmecilik adi ile üç yeni memuriyet daha ihdas edildi.
Çalisan personel sayisinin artmasi üzerine, nezâret için büyük bir idare binasina ihtiyaç duyulmustu. Bu sebeple, eski Darphâne civarinda hasirci ve dogramaci koguslari yikilarak bunlarin yerine 17 odali bir daire insasina baslanmisti. Bu yeni binanin insaati, Cemaziyelevvel 1248 (Ekim 1832)'de bitirilerek bina dösenmis, nezâret de Receb (Kasim-Aralik 1832) ayinda yeni binasina tasinmisti.
Vakfiyelerin tahlilinden anlasildigina göre, baslangiçta Osmanli dönemi vakiflarinda hizmet gören mütevellilerin müstakil bir idare binasina sahip olmadiklari, bu is için kendi evlerini kullandiklari görülür. Ancak XVIII. asnn ikinci yarisindan itibaren Sultan III. Osman, Sultan III. Mustafa ve Sultan I. Abdülhamid Han kendi vakiflari için idare binalari ihsa ettirmeye basladilar. Onlar, bu binalar için kapicilar (bevvâb) ve bekçiler (mustahfiz) tayin ettiler. Böylece bu vakiflarin her biri, gerçek mânâda birer idarî merkeze kavustu. Söz konusu idare binalarinin ihdas edilmesi, Osmanlilardaki vakif idaresinin merkezîlestirilmesi için atilmis bir ilk adim olarak kabul edilebilir.
Osmanli Devleti'nin ortadan kaldirilisina kadar devam eden Evkaf Nezâreti, 3 Mart 1924 tarihinde çikarilan 429 sayili kanunla ilga edilerek Basbakanliga bagli bir Umum Müdürlüge havale edildi. 429 sayili kanunla Vakiflar Umum Müdürlügü de kurulmus oldu. Bununla beraber bu kanun, vakiflarda fazla bir degisiklige sebep olmuyordu. Cumhuriyetten sonra vakif mevzuatinda ilk mühim degisiklik, 5 Haziran 1935 tarih ve 2762 sayili kanunla yapildi. Bu kanun 5 Aralik 1935 tarihinde yürürlüge girdi.
Vakiflarin kurulusu, kurulus sartlari ve idaresi gibi hukukî özelliklerine isaret ettikten sonra bir vakfin resmen tesis edilmis oldugunu gösteren belgeden (vakfiye) bahs etmemek, konu için bir eksiklik olarak kalacakti. Onun için biz de fazla teferruata girmeden bu hukukî belgeden söz etmek istiyoruz.
Vakiflara idareci (nâzir) tayini Hz. Peygamberle baslamis ve günümüze kadar devam edegelmistir. Tabiatiyle Osmanlilar da vakiflarini idare etmek, onlarin devamliligini saglamak ve istenilmeyen sekilde harcamalarina mani olmak için yöneticiler tayin etmislerdi. Nitekim Orhan Gazi, Bursa'da yaptirdigi câmi ve zâviyenin idaresini Sinan Pasa'ya vermisti. Böylece Sinan Pasa'yi Osmanli döneminin ilk Evkaf Nâziri sayabiliriz. Daha sonra hükümdar vakiflari, vezir, kadiasker, sadrazam, seyhülislâm, bâbussaade ve dârussaade agalari gibi devlet adamlari tarafindan idare edilir oldu.
Yildirim Bayezid, her vilayete "Müfettis-i Ahkâmi's-Ser'iyye" tayin ederek vakif islerini teftis ettiriyordu. Çelebi Sultan Mehmed devrinde ise Cemaleddin Mehmed Çelebi, "Hâkimu'l-Hükkâmi'l-Osmaniyye" ünvaniyla evkaf islerinin umumî nâzirligina tayin edilmisti. Sultan II. Murad döneminde bu is, kadiaskere, Fâtih Sultan Mehmed de bunu Mahmud ve Ishak Pasalara havale etmisti. Bu dönemde evkaf idaresinden sadrazamlar sorumlu oldugundan, "Sadr-i Âli Nezâreti" teskil olunmustu. Fâtih'ten sonra Sultan II. Bâyezid, evkaf islerini Seyhülislâm Alaeddin Ali Efendi'ye tevcih etti. Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman zamanlarinda evkaf nezâreti ile tekrar sadrazamlar görevlendirildiler. Sultan I. Ahmad Han devrinde, Seyhülislâm idaresinde olan vakiflar, II. Mahmud Han zamaninda Kadiaskerin emir ve idaresi altinda idi. Yine bu dönemde her vilayette, "Müfettis-i Evkaf adinda bir idareci vardir.
Osmanlilar döneminde sahislar tarafindan kurulan vakiflarla mütevelliler mesgul oluyor, bunlar kadilar vâsitasiyle teftis ve murakabe ediliyorlardi. Her kadi, kendi mintikasindaki vakiflari, emrindeki müfettislerce teftis ettirdigi gibi, bazan bizzat kendisi de bunlari teftis ederdi. Istanbul kadisi ise bütün vakiflari teftis yetkisine sahipti.
Misir, Suriye, Arabistan ve Kuzey Afrika'nin ilhakindan sonra buralarda bulunan vakiflar 995 (M. 1587) senesinde kurulan "Haremeyn Evkaf Nezareti"ne baglandi. Daha sonra gelisen vaziyet geregi, Anadolu ve Rumeli vakiflarinin idaresi de 12 Rebiülevvel 1242 tarihinde teskil olunan "Evkaf-i Hümayûn Nezâreti"ne baglandi. Bu nezâretin teskilinden sonra müessesenin basina getirilen ilk nâzir el-Hac Yusuf Efendi olmustu.
Haremeyn Evkaf Nezâreti, 1254 (1838) yilinda Evkaf-i Hümayûn Nezâreti'ne ilhak olundu.
Osmanlilar döneminde 1242 (M. 1826) yilinda kurulan Evkaf Nezâreti'nden önce vakiflar, vâkiflarinin sartlarina göre idare ediliyorlardi. Genel olarak bu idare biçimlerini asagidaki sekilde gruplara ayirmak mümkündür:
a-Haremeyn Nezâreti: Haremeyn (Mekke-Medine)'e bagli vakiflarla, Ayasofya, Sultan Ahmed, Nuruosmaniye, Yenicami, Üsküdar'da ise Çinili ve Atik Valide Camileri vakiflarinin idareleri "Dârussaade Agalan"nin elinde idi. 995 (1587) senesi Muharrem'inde Habesî Mehmed Aga'nin basina getirilmesi ile kurulan Haremeyn Nezâreti, mesrutun lehi "Haremeyni's-Serifeyn" halki olan vakiflarin idaresine bakardi. Kurulusundan kisa bir müddet sonra Osmanli Padisahlari, hanimlari ve Dârussaade Agalari gibi önemli sahsiyetlerin vakiflari, buna ilave edildigi için bu nezâret önem kazanmisti. Bu nezâret dört daire tarafindan idare edilirdi. Bunlar:
I- Evkaf-i Haremeyn Müfettisligi: Diger vakif müfettislerinden ayri olarak nezâretin kurulus tarihi ile birlikte kurulmus hukukî bir memuriyetti. Haremeyn vakiflari ile birlikte diger bütün vakiflarin hukukî problemlerini ve isleyis tarzlarini da teftis ederdi. Bu müessesenin basina ilk defa seçkin âlimlerden biri olan Amasyali Mehmed Efendi getirilmisti.
II- Evkaf-i Haremeyn Muhasebeciligi: Dârussaade agalarinin nezâreti altinda bulunan bütün vakiflarin vakfiye ve kurulus gayelerini tescil eden, vakiflari, vakfiyelerinin sartlarina göre idare eden ve muhasebelerini tutan önemli bir memuriyet idi.
II Evkaf-i Haremeyn Mukataaciligi: Haremeyn vakiflarindan mukataaya baglanan, bütün vakif arazi ve binalarin kayitlarinin tutulmasi bu daireye aitti. Ayni sekilde vakiflara ait vergi ve diger gelirlerin toplanmasi (cibâyet), ferag ve intikallerin saglanmasi bu daire tarafindan yürütülürdü.
IV- Dârussaade Yaziciligi: Dârussaade Agalari'nin bütün yazismalari bu büro tarafindan yürütülüyordu. Burada çalisan görevliler, Dârussaade Agalari'nin bütün sirlarini bildikleri için genis bir nüfuza sahiptiler.
Bu dört daire tarafindan tutulan defterler, siyakat hatti ile yazildiklari gibi muhteva bakimindan da tarihî belgelerin en mükemmeli durumunda idiler.
Haremeyn Nezâreti'nin idare merkezi, saray müstemilatindan olan Darphânenin üst tarafi idi.
b- Vezir Nezâreti: Sadrazamlarin nezâreti ile idare olunan vakiflardir. Fâtih Sultan Mehmed'in Istanbul'da yaptirdigi bina ve diger ha yir eserlerinin idaresini hicrî 868 (1463)'de vezir Mahmud Pasa'ya, 872 (1467)'de de veziriazam Ishak Pasa'ya tevcihiyle basladi. Bunlara daha sonra Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman vakiflan da ilâve edilirdi. "Ser müfettis" adi ile ulemadan biri bu vazife ile görevlendirildi.
c- Seyhülislâm Nezâreti: Sultan II. Bâyezid Han'in Istanbul ve diger sehirlerde meydana getirip tesis ettigi hayratinin idaresini, hicrî 912 (1506) senesinde Seyhülislâm Alaeddin Ali Efendi'ye tevcihi ile basladi. Idare merkezi Bâyezid imâret dairesi idi.
d- Tophâne Ümerâsi Nezâreti: Sultan Bâyezid, Hamidiye, Laleli, Selimiye, Mihrisah Valide ile II. Mahmud vakiflarinin mulhakat ve mukataatindan ibaret idi. Darphâne tarafindan yönetilirdi.
e- Istanbul Kadilari Nezâreti: Kadilara mesruta olan bu vakiflarin tamamina Istanbul kadilari nezâret ederlerdi. Daha sonra bu nezâretlere Galata, Üsküdar, Eyyub kadiliklari ile Kaptan Pasa, Yeniçeri Agasi, Sekbanbasi, Bostancibasi gibi nezâretler de ilave edilmek suretiyle bu rakam 12 sayisina kadar çikmisti.
Sultan II. Mahmud Han, yeniçeriligi "Vak'a-i Hayriye" ile ortadan kaldirdiktan sonra, vakiflar arasindaki irtibatsizligi yok etmek ve zamanla ortaya çikan bazi yolsuzluklari önlemek gayesiyle bütün vakiflarin tek bir nezâret altinda toplanmasinin daha dogru olacagi kanaatine varmis olacak ki, bütün dinî binalarin bakim ve onarimi, personelinin ayliklari ve diger hayrî maksatlar için tesis edilen vakiflarin bir çati altinda toplanmasini kararlastirdi.
Vakiflarin tek elden idaresi için 12 Rebiülevvel 1242'de çikarilan bir fermanla "Evkaf-i Hümayûn Nezâreti"nin kuruldugu ve Darphâne nâziri ve mütevelli kaimi makami el-Hac Yusuf Efendi'nin yeni kurulan bu nezâretin basina getirildigini biliyoruz. Böylece adi geçen nezâret resmen kurulmus oluyordu. Bununla beraber, Sultan I. Abdülhamid Han'in kendi vakiflari ile ilgili olarak tesis ettigi teskilât, Evkaf-i Hümâyun Nezareti'nin kurulusuna bir baslangiç sayilmaktadir. Bu bakimdan, nezâretin ilk kurucusu olarak adi geçen padisahi kabul edenler de bulunmaktadir.
Evkaf-i Hümâyûn Nezâreti kuruldugu zaman, "kesedarlik", "zimmet halifeligi" ile "sergi halifeligi" adinda üç daireden meydana gelmisti. Bunlarin âmiri durumundaki nâzira maas olarak 10.000 kurus baglanmisti.
Kesedarlik idaresi: Nezârete bagli vakiflarin ilamlarina, takrirlerine ve inhalarina ait bütün isleri yürütmekle görevli idi. Bu memuriyete ilk defa hâcegandan Küçük Kal'a tezkirecisi Egin'li es-Seyyid Mehmed Sevki Efendi tayin edilmisti.
Zimmet Halifeligi: Vakiflarin mukataalarini, zabitlarim ve sarraflardan alinacak kefalete bagli borç tahvilleri ile ilgili islemleri yürütürdü. Keza, kira mukavelerini düzenlemek, tahsilati yapmak ve muhasebe kayitlarini kontrol etmekle görevli idi. Bu hizmetin basina da ilk defa Mehmed Arif Efendi getirildi.
Sergî Halifeligi: Evkaf-i Hümayûn Nezâreti hazinesine gelen paralan almak, vakfiyeye göre gider bütçesini hazirlamak ve vakif bütçesine göre günlük harcamalari yapmakla vazifeli idi. Ilk defa sergi halifeligine tayin edilen kisi, Zimmet halifesi olan zatin kardesi Ahmed Izzet Efendi'dir.
Bütün bu islerin yürütülmesinde adi geçen dairelere yardim etmek üzere kâtipler, maiyyet ve hizmetliler tayin edilmisti.
Bilahare nezârete yapilan ilhaklarla isler çogaldigindan ve adi geçen üç dairenin bütün bu isleri geregi gibi ve zamaninda görmesinin mümkün olamayacaginin anlasilmasindan sonra Zilkade 1246 (Nisan 1831)'de Tahrirat Baskatipligi, Mülhakat Gedikler Kâtipligi ve Rûznâmecilik adi ile üç yeni memuriyet daha ihdas edildi.
Çalisan personel sayisinin artmasi üzerine, nezâret için büyük bir idare binasina ihtiyaç duyulmustu. Bu sebeple, eski Darphâne civarinda hasirci ve dogramaci koguslari yikilarak bunlarin yerine 17 odali bir daire insasina baslanmisti. Bu yeni binanin insaati, Cemaziyelevvel 1248 (Ekim 1832)'de bitirilerek bina dösenmis, nezâret de Receb (Kasim-Aralik 1832) ayinda yeni binasina tasinmisti.
Vakfiyelerin tahlilinden anlasildigina göre, baslangiçta Osmanli dönemi vakiflarinda hizmet gören mütevellilerin müstakil bir idare binasina sahip olmadiklari, bu is için kendi evlerini kullandiklari görülür. Ancak XVIII. asnn ikinci yarisindan itibaren Sultan III. Osman, Sultan III. Mustafa ve Sultan I. Abdülhamid Han kendi vakiflari için idare binalari ihsa ettirmeye basladilar. Onlar, bu binalar için kapicilar (bevvâb) ve bekçiler (mustahfiz) tayin ettiler. Böylece bu vakiflarin her biri, gerçek mânâda birer idarî merkeze kavustu. Söz konusu idare binalarinin ihdas edilmesi, Osmanlilardaki vakif idaresinin merkezîlestirilmesi için atilmis bir ilk adim olarak kabul edilebilir.
Osmanli Devleti'nin ortadan kaldirilisina kadar devam eden Evkaf Nezâreti, 3 Mart 1924 tarihinde çikarilan 429 sayili kanunla ilga edilerek Basbakanliga bagli bir Umum Müdürlüge havale edildi. 429 sayili kanunla Vakiflar Umum Müdürlügü de kurulmus oldu. Bununla beraber bu kanun, vakiflarda fazla bir degisiklige sebep olmuyordu. Cumhuriyetten sonra vakif mevzuatinda ilk mühim degisiklik, 5 Haziran 1935 tarih ve 2762 sayili kanunla yapildi. Bu kanun 5 Aralik 1935 tarihinde yürürlüge girdi.
Vakiflarin kurulusu, kurulus sartlari ve idaresi gibi hukukî özelliklerine isaret ettikten sonra bir vakfin resmen tesis edilmis oldugunu gösteren belgeden (vakfiye) bahs etmemek, konu için bir eksiklik olarak kalacakti. Onun için biz de fazla teferruata girmeden bu hukukî belgeden söz etmek istiyoruz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)